Diyarbakır'ın Sur surları içindeki geleneksel taş evlerden birinde Naum Faiq (Naum Elias Yaqub Palakh) dünyaya geldi. O sadece bir şair ve gazeteci değil, aynı zamanda bir dilbilimci, eğitimci ve kültür organizatörüydü. 1868'de Diyâr-ı Bekr'de doğan Faiq, Suriyece (Asurca), Osmanlı Türkçesi ve Arapça'yı akıcı bir şekilde konuştuğu çok dilli bir şehir ortamında büyüdü. Bu dilsel çeşitlilik, onun entelektüel dünyasını şekillendirdi ve daha sonra çalışmalarını belirleyecek olan kültürel birlik düşüncesinin temellerini attı.
Diyarbakır'da aldığı ilk eğitim, ona hem Süryani Ortodoks cemaatinin yapısı hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun çoğulcu toplumsal düzeni hakkında derin bir kavrayış kazandırdı. Bu nedenle, fikirleri soyut ideolojik teorilerden değil, çevresindeki kent yaşamının somut deneyimlerinden doğdu.
Öğretmenlik yaptığı yıllarda Faiq, Diyarbakır ve çevresindeki Süryani-Asur topluluklarının eğitim sorunlarıyla yakından ilgilendi. Çalışmaları sadece pedagojiyle sınırlı kalmadı, aynı zamanda kültürel farkındalık yaratmaya da odaklandı. Faiq için dilin korunması varoluşsal bir meseleydi. Asurca'nın modernleşen dünyada marjinalleşmemesini sağlamak için sözlükler derledi, deyimler topladı ve öğretim materyalleri hazırladı.
Bu çabalar, bölgedeki Suriyeli-Asurlu gençler için entelektüel bir özgüven kaynağı oldu. Şehir tarihi açısından bakıldığında, onun çalışmaları sadece yazılı kültüre bir katkı sağlamakla kalmadı, aynı zamanda Diyarbakır’ın çokkültürlü hafızasının korunmasını da sağladı.
1908'den sonra Faiq, basın dünyasında giderek daha fazla öne çıktı. 1910'da yayınlamaya başladığı Kawkab Madnho gazetesi ile Diyarbakır merkezli kültürel uyanışın önemli bir sesi haline geldi. Gazete, mezhepsel ayrımların ötesinde birliği savunuyordu ve Suriyeli, Asurlu ve Keldani grupları ortak bir tarihsel kimlik etrafında bir araya getirmeyi amaçlıyordu.
Etkisi okur kitlesiyle sınırlı kalmadı. Yayın, şehrin entelektüel çevrelerinde kimlik, dil ve eğitim konularında tartışmalar için bir alan da yarattı. Böylelikle Diyarbakır, sadece Faiq’in doğum yeri olmakla kalmadı, aynı zamanda onun düşünce dünyasının da merkezi haline geldi.
Şiir ve şehir
Faiq’ın şiirleri, Diyarbakır bağlamında özel bir öneme sahiptir. Onun meşhur çağrısı olan “Uyan, Asur’un oğlu, uyan!” sözleri, toplumsal bir uyanış fikrini ifade ederken, aynı zamanda vatanından kopmanın acısını da yansıtmaktadır.
Yazılarında Diyarbakır sadece coğrafi bir yer olarak değil, aynı zamanda hafıza ve kimliğin temel kaynağı olarak da karşımıza çıkıyor. Bu nedenle eserleri, şehrin maddi yapısının üzerine serilmiş sembolik bir katman oluşturuyor. Şehrin hafızası hem taşlarında hem de metinlerinde yaşıyorsa, Faiq’in yazıları Diyarbakır’ın görünmez arşivinin bir parçası olarak görülebilir.
Şehrin hafızası ve mekanın önemi
Bir kentin hafızası, yalnızca tarihsel olayların toplamından ibaret değildir. Bu, taşlarda, sokaklarda, avlularda, kapı tokmaklarında ve isim levhalarında yaşayan ortak hafızadır. Kentin fiziksel çevresi ile kolektif hafızası arasındaki ilişki karşılıklıdır: mekanlar insanları şekillendirir, insanlar ise mekanlara anlam katar.
Bir evin harap olması ya da ortadan kaybolması, sadece bir binanın kaybedilmesi anlamına gelmez. Bu aynı zamanda bir hikâyenin, kültürel sürekliliğin ve sosyal bağların zarar görmesi anlamına da gelir.
Günümüzde büyük ölçüde harabeye dönmüş olan Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Naum Faiq’in evi, bu tartışmanın odak noktasında yer alıyor. Bu ev, bir yazarın çocukluğunu geçirdiği yerden daha fazlasıdır. Şehrin çokkültürlü tarihini somutlaştıran ve Süryani-Asur uyanışının ardındaki entelektüel akımlardan birine bağlanan somut bir anı mekanıdır.
Ancak uzun vadeli bir koruma ve kamuoyunun sorumluluk üstlenmesi olmadan bu anı savunmasız kalacaktır.
Bu makale, tek bir ev örneği üzerinden kentin kolektif hafızasının nasıl şekillendiğini, zarar gördüğünü ve nasıl sürdürülebilir hale getirilebileceğini incelemektedir. Aynı zamanda, Diyarbakır’ın durumu, önde gelen kişilerin yaşamları ve miraslarının kentsel peyzaja entegre edildiği diğer şehirlerle karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır.

Mekanın tanıklığı
Diyarbakır'ın Sur semti, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Türkler ve Arapların yüzyıllar boyunca yan yana yaşadığı, çok katmanlı bir kentsel ortamdır. Siyah bazalt taşından inşa edilmiş avlulu evler, dar sokaklar, kiliseler, camiler ve kervansaraylar sadece mimari unsurlar değildir; bunlar ortak bir yaşamın somut izleridir.
Naum Faiq’in evi bu dokunun bir parçasıdır. Entelektüel gelişiminin temelini oluşturan çok dilli ve çok kültürlü bir ortamda büyüdüğü yer burasıydı. Şehrin hafızası açısından bakıldığında, bu ev bireysel bir yaşam öyküsü ile kolektif bir tarihsel mirasın kesiştiği noktayı oluşturmaktadır.
Şehirler sadece entelektüellerini ve sanatçılarını hatırlamakla kalmaz, aynı zamanda mekanları aracılığıyla onları görünür kılar. Sokak isimleri, müze binaları, anıtlar ve kültür merkezleri, anıları kamusal alana taşıyan araçlardır.
Diyarbakır’da bir caddenin bir zamanlar “Naum Faik Palak” adını taşıması, bu anının sembolik bir ifadesidir. Ancak bir isim levhası yeterli değildir. Şehrin hafızasının kalıcı olabilmesi için fiziksel koruma, kamusal anlatılar ve eğitim ile kültüre entegrasyon gereklidir.
İsimden müze binasına
Şehrin hafızasını kalıcı kılmanın en etkili yollarından biri, önemli şahsiyetlerin yaşadığı mekanları korumak ve bu mekanlara kamusal bir işlev kazandırmaktır.
Victor Hugo – Paris
Paris'te Victor Hugo'nun eski evi bugün halka açık bir müze olarak hizmet vermektedir. Bu ev, sadece bir yazarın anısını yaşatmakla kalmayıp, Fransız ulusal kimliğinin edebi temellerini de gözler önüne sermektedir. Kültürel miras politikası ve kamu sorumluluğu sayesinde, bu mirasın korunması uzun vadede sürdürülebilir hale gelmiştir.
Franz Kafka – Prag
Prag'da Franz Kafka'nın doğduğu ev, bir kültür ve turizm merkezi olarak işlev görüyor. Kafka'nın yabancılaşma ve kimlik temaları, şehrin tarihsel deneyimleriyle bağlantılı olarak yorumlanıyor ve bu da edebiyat ile kentsel tarih arasında bir bağ kuruyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar – İstanbul
İstanbul'da Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hatırası müzeler ve kültür kurumları aracılığıyla yaşatılmaktadır. Şehir ve zaman hakkındaki düşünceleri, şehrin tarihsel kimliğiyle doğrudan bağlantılıdır ve entelektüel mirasın kültür politikası ve kentsel gelişime nasıl entegre edilebileceğini göstermektedir.
Ziya Gökalp – Diyarbakır
Diyarbakır'da Ziya Gökalp'ın doğduğu ev restore edilerek müzeye dönüştürüldü. Bu durum, kentsel hafızada farklı tarihi şahsiyetlerin nasıl farklı şekillerde ele alınabileceğini göstermektedir. Bir ev restore edilip yeniden hayata geçirilirken, bir diğeri ise terk edilerek yıkılmaya terk ediliyor. Şehrin hafızası genellikle seçicidir.
Seçici hafıza ve sessiz çürüme
Toplumsal hafıza her zaman kapsayıcı değildir. Hangi kişilerin ön plana çıkacağı ve hangi binaların korunacağı, genellikle siyasi, ekonomik ve toplumsal güç ilişkileri tarafından belirlenir. Bu durum, çokkültürlü bir tarihe sahip şehirlerde özellikle belirgin hale gelir.
Naum Faiq’in evinin harap hale gelmesi, yalnızca mülkiyet sorunlarıyla açıklanamaz. Bu durum, bölgedeki Suriyeli-Asur nüfusunun azalması ve geniş çaplı diasporayla da bağlantılıdır. Hafızayı taşıyan toplumsal aktörler zayıfladıkça, hafıza da daha kırılgan hale gelir.
Buna karşılık, sürdürülebilir bir şehir hafızası, çoğulcu bir bakış açısı gerektirir. Diyarbakır’ın Ermeni, Süryani, Kürt, Türk ve Arap hafızaları bir bütün olarak ele alınmazsa, şehrin tarihi tek taraflı bir anlatıya indirgenme riskiyle karşı karşıya kalır. Böylelikle, tarihsel zenginliğinin bir kısmı yitirilir.
Sürdürülebilir koruma önerisi
Naum Faiq'in evini örnek alarak, aşağıdaki önlemler daha sürdürülebilir bir kentsel hafızanın oluşmasına katkıda bulunabilir:
- Kamuya devralma ve restorasyon – hukuki engelleri aşmak ve binayı orijinal karakterine saygı göstererek restore etmek.
- Müze evi modeli – evi, Suriye-Asur kültürüne adanmış bir araştırma ve kültür merkezine dönüştürmek.
- Eğitim ve bilgi için şehir kütüphanesi – artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayan bir veya daha fazla kütüphane.
- Araştırma ve Arşiv Merkezi – fiziksel mekanı dijital belgeleme ve arşivleme ile tamamlamak.
- Sanat merkezi ve galeri – Suriye-Asur diasporasıyla ortak projeler geliştirmek.
Bu önlemler sadece bir binayı kurtarmayı değil, aynı zamanda kültürel sürekliliği korumayı da amaçlamaktadır.
Ev, diaspora ve geri dönüş düşüncesi
Naum Faiq’ın hayatı Diyarbakır’dan ABD’ye uzanıyor ve daha geniş bir diaspora öyküsünü yansıtıyor. Evin kalıntıları, bu ayrılığın mekânsal bir metaforu olarak görülebilir. Taşların arasındaki boşluklar, göçün ardında bıraktığı kültürel boşluklara karşılık geliyor.
Ancak hafıza asla tamamen yok olmaz. Yeniden inşa edilebilir. Şehrin kolektif hafızası, sadece geçmişi korumakla kalmaz, onu geleceğe aktarmakla da ilgilidir. Bir bina restore edildiğinde, sadece duvarlar yeniden canlanmakla kalmaz, hikâyeler de yeni bir soluk kazanır.
Bir evden bütün bir şehre
Diyarbakır'daki Naum Faiq Evi, şehrin kolektif hafızasının hem kırılganlığını hem de potansiyelini gösteren çarpıcı bir örnektir. Bu yapı, bir halkın kültürel uyanışının izlerini taşımaktadır. Bu yapıyı korumak, yalnızca Süryani-Asur mirasını korumakla kalmaz, aynı zamanda Diyarbakır'ın çok yönlü tarihini de muhafaza etmek anlamına gelir.
Şehrin hafızası kalıcı hale getirildiğinde, şehir sadece geçmişini hatırlamakla kalmaz; onunla barışabilir ve onu gelecek nesillere aktarabilir. Aksi takdirde geriye, sadece harabeler arasında dolaşan sessiz bir anı kalır.
Diyarbakır'ın taşları hâlâ konuşuyor: Asıl mesele, dinlemeyi seçip seçmeyeceğimizdir.
Yazar hakkında:
Nesrin Aykaç, halen yaşadığı İzmir’de doğmuştur. Gazeteci, yazar ve şairdir. Memleketi Mardin’de serbest yazar ve köşe yazarı olarak faaliyet göstermiştir. Yazıları Mardin Söz, Mardin Life ve Mardin Haber gazetelerinin yanı sıra birçok ulusal dergide yayınlanmıştır.
Aykaç, iki şiir kitabı ve bir anı-deneme kitabı yayımladı. Eserleri, hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda çeşitli platformlarda ve edebiyat dergilerinde yayınlanmaya devam ediyor. Hem Türkçe hem de İngilizce yazıyor.
