Emanuel Poli'nin 20 yılı aşkın süredir övüp durduğu kitap nihayet yayınlandı. Bu kitap, tarihimize ışık tutacak gerçek bir tarihsel belge olacaktı. Oysa kitap, yalanlar ve romantikleştirilmiş tasvirlerle dolu çıktı.
Emanuel Poli, önemli toplantıların tarihlerini ve kilit kişilerin doğum tarihlerini kasıtlı olarak es geçmiştir. Yazarla birlikte, önemli olayları ve kilit kişileri takip etmeyi son derece zor hale getirmiştir. Ancak tarih hakkında en ufak bilgisi olan herkes, kitabın tek bir amaca hizmet ettiğini hemen fark eder: Hanne Safar'ı bir kahraman olarak göstermeye çalışmak; oysa bu kişi, Turabdin'in başkentinin Seyfo sırasında bu kadar çabuk düşmesine neden olmuş ve Turabdin'deki tüm köylerin kendilerini savunmasını engellemiştir.
Ve yazar, kurgusal mekanlar, kurgusal isimler ve uydurma olaylar kullanarak tam da bunu yapmaya çalışıyor. Emanuel Poli, bir YouTube kanalında (Shemsho Media) Safar Safar’ın 1863 yılında Mir Bedirhan’a karşı bir ayaklanma düzenlediğini, savaşı kazandığını ve Turabdin’i kurtardığını iddia etmiştir. Oğlunun, Hanne Sefer'in de bu olayda kahramanca bir rol oynadığı söylenmektedir.
Huyada’da yazdığım bir makalede, Mir Bedirhan’ın 1847’de sınır dışı edildiği ve o tarihte artık bölgede bulunmadığı için tüm bu hikâyenin bir yalan olduğunu belirtmiştim. Ayrıca, kahraman olduğu iddia edilen Hanne Safar, o tarihte henüz beş yaşındaydı. Emanuel Poli bugüne kadar bu yazıya yanıt vermemiştir.
Sayfo Rabo kitabını okuduğumuzda, bu savaşın 1864 yılında gerçekleştiği ve kitapta Mir Bedirhan adında bir kişiden bahsedilmediği görülüyor. Kitaptan çıkarabileceğimiz tek şey, Bothani’nin ordusu olarak adlandırılan bilinmeyen bir gücün adı. Kitapta, Safar Safar'ın Sultan Abdulaziz ile görüşerek General Shevket Bey komutasındaki 20.000 kişilik bir Türk ordusu elde ettiği yazıyor. Bu görüşmenin ne zaman gerçekleştiği belirtilmiyor. General Şevket Bey adında bir kişi yoktur. Osmanlı Türkleri hiçbir askeri subayı general olarak adlandırmazlardı; bunun yerine onlara paşa denirdi. (Sayfo Rabo, s. 20)
Kitapta ayrıca Safar Safar’ın 1839 ile 1843 yılları arasında Bedirhan’a karşı savaştığı belirtilmektedir. Burada Bedirhan’dan bahsedilse de, Safar Safar o dönemde beş yaşından büyük olamazdı. Patrik Afrem Barsoum'un yazdığı The History of Turabdin adlı kitapta, Safar Safar'ın 1849'da Kartmin Manastırı'ndaki okula gittiği yazmaktadır. Ayrıca, 1839'da Hıristiyanların bıçak taşıması bile yasaktı. (Sayfo Rabo, s. 185)
Bir sonraki önemli olay, Hanne Safar’ın Mardin’de sultanla yaptığı görüşmedir. Yine hem tarih hem de sultanın adı bilinmemektedir. Hanne Safar'ın altın çağında iki sultan vardı: Sultan Abdulhamid ve Sultan Resad. Sultan Abdulhamid 1876'dan 1909'a kadar hüküm sürdü ve Konstantinopolis'ten (İstanbul) hiç ayrılmadı. Sultan Resad ise 1909 ile 1918 yılları arasında hüküm sürdü ve Mardin'i hiç ziyaret etmedi.
Bir sonraki yalan, Aynverdo köyünün kahramanı Gallo Shabo ile ilgili. Kitapta, Hanne Safar’ın Gallo Shabo’nun tutuklandığını duyduğu ve onun adamlarıyla birlikte kaymakamın ofisine baskın düzenlediği yazıyor. Tutuklamayı sorguladı ve Gallo Shabo’nun derhal serbest bırakılmasını talep etti. Kaymakam kararından vazgeçti ve Gallo Shabo'yu serbest bıraktı. Gallo Shabo tutuklanışını kendisi kaleme almış ve bu anlatım Profesör David Gaunt tarafından yayınlanmıştır. Shabo, tutuklandığını ve Midyat hapishanesine götürüldüğünü, burada 40 gün boyunca her gün işkence gördüğünü anlatmaktadır. (Sayfo Rabo, s. 245)
Bir sonraki yalan Azax ile ilgili. Azax halkı, Türk ordusuna, Kürt klanlarına, milislere ve Almanlara karşı kendini savundu. Bu, en iyi belgelenmiş çatışmadır. Savaş Bakanı Enver Paşa bir telgraf gönderdi; Kamil Paşa işin içindeydi; Diyarbekir valisi işin içindeydi; Musul'daki Alman konsolosu Holstein işin içindeydi; Başkomutan Goltz Paşa işin içindeydi; ve rahip Gabriel günlük tuttu. Azax halkı, 1 Temmuz'dan 1915 Kasım sonuna kadar kendilerini savundu. Hanne Safar'ın oğlu Skandar'ın barışı sağladığını iddia ederek zaferi ona atfetmeye çalışmak bir alaydır. (Sayfo Rabo, s. 333)
Kitabın Protestanlarla olan ilişkiyi nasıl ele aldığına dair, Huyada'da yayınlanan Jennifer Kaldoyo'nun makalesine atıfta bulunuyorum.
Üzücü olan ise, Emanuel Poli ve Hanna Karkenni’nin – ikisi de üniversite mezunu – bu kitabı incelemiş olmasıdır. Şu anda en son ihtiyacımız olan şey, Türk tarihçilerin soykırımı inkar etmek için örnek olarak kullanabileceği türden kitapların yayınlanmasıdır.